KİTAP TANITIMLARI

FİLM TANITIMLARI

Bozukluklar

BOZUKLUKLAR.

(Kendimden bana notları….:1)
 





BÜTÜNLEMEK İÇİN



Fazla bir seçim şansım yoktu ki… ama yazmak istedim, hep istedim aslında , artık çok geç diye düşündüm sadece, aslında şimdi de çok geç saat gecenin dördü, yazıyorum işte tıpkı yıllar öncesi gibi ölüp gitmeden önce bir kez daha yılların eksilttiği kelime hazinem ve köhnemiş bir duygusallıkta yazıyorum eskisi gibi ateş alan kelimelerle değil, şefkatin ve merhametin kollarında azalarak yazıyorum.Sana kendimi her zaman en iyi yaptığım şekilde ifade etmek istedim,konuşarak değil yazarak.Fazlası ile hakkettiğin bir şeyi geri veriyorum sana beni…Yada yıllar sonra benden kalanları…”

 

“İlk aşama buydu işte: Güvenmek ve sözcüklerin ifade ettiği şeye inanmak, öğrenilmiş olan hareketleri bundan sonra işin içine sokmak.”

.Yves Simon, Okyanuslar, s.93.

“Yukarıda geçen cümlenin geçdiği kitabı okumadım ama güvenmek ve sözcüklerin geçtiği şeye inanmak insan bünyesine ters düşer ,çünkü insan kendisini dahi yanıltabilen bir mekanizmadır, ben sana güvensizliğimle kendime bile olmayan güvenimle sesleniyorum çünkü hayat karşısında çok zayıfım güçlü olabilmemin tek yolu öğrenilmişliklerle hareket etmek, çünkü 26 senedir hiç yanılmadım…Hata yaptım ama hiç yanılmadım.Madem sen alıntı yaptın böyle başladın kendine ,bende sana böyle başlayım istedim önsöz faslından sonra ”




“Uçurumları sevenin ,kanatları olmalı”

Nietzsche






Saat gece yarısını çoktan geçti. Şehirdeki kapılar kilitlendi. Tam bu sıralarda cebindeki bozuk paralarla oynamaya başladı. Böylece dünyadaki bütün bozulmuş şeyleri alabilecek, onlara yeni bir anlam yükleyip bozulmuş olmalarına rağmen yaşamalarına neden olabilecekti.

İşe nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu. İlk sıraya neyi yerleştirmeliydi? Bozulmuş bir pikap, bozulmuş bir saat, bozulmuş bir çakmak ya da bozulmuş bir kapı kolu, bozulmuş bir musluk da olabilirdi. Herhangi bir şey, gereksizliğinden ötürü terk edilmiş nesnelerden herhangi biri. Nereden başlayacaktı? Huzuru keşfedebilmek için bozulan her şeyi, sapa sağlam eski yerine koymak ne büyük bir saçmalıktı.



“Büyük ne büyük bir saçmalık değil bozulmanın nedenidir bu ,düpedüz … İşlevini yitirmiş bir kavrama tekrar yüklenmek ve ona yeni bir işlev kazandırmak ,eskiyi yok edip yeniyi yarattığın halde onu eski olarak adlandırmak da bozmaktır zaten.Bazen eskide kalmak ,eskiyi bulduğun yerde eski hali ile sevmek en doğrusudur bozuk da olsa …Huzuru keşfedebilmek ise çok başka bir şeydi ,hiçbir bozuklukla yada bütün ile anılamayacak kadar başka bir şeydi,her başka şey gibi hep başkalarında varolabilen bir şeydi ,bize fazla idi sevgili ,onca geçen yılda kaç kez huzurlu bir nefeste birkaç saniyeliğine de olsa yanımdaymışçasına sevdin yaşamayı ”





Bir odada, elleri ceplerinde, cebindeki bozuk paralarla oynamak ve olmayacak olanı hayal etmek. Mucizenin bir yerlerde saklanmadığına hiç şüphe yoktu. Cebindekiler içini ısıtmaya başlamıştı bile. Günlerdir evden çıkmamasının sebebi besbelli buydu.

Dışarı çıkmasına, mekânların içinde yer değiştiren insan konuşmalarına sesini katmasına gerek yoktu. Sesi, kendisinin duymak istediği sözcüklerle bulunduğu odanın içinde istediği kadar dolanabilirdi. Politik cümlelere, kurnazca akıl yürütmelere böylelikle gerek de kalmıyordu. Kurgulamaktan sıkılmıştı ve onun için her şeyi otomatizme bırakmıştı. Hiçbir şey, hiç kimse umurunda değildi.

“Her kez, her olan biten fazlası ile umurunda olduğu için umursamaz görünmekten başka çaresi yoktu, onun yokluğundan olsa gerek aşka aşık olmuştu artık ,lakin aşk başkası ile anılınca aşk, sadece kendisi ile yaşanınca yalnızlık olurdu ,bunu bilmiyordu ,öğreniyordu sadece, bu yüzden otomatize olmak terimini keşfetmişti ,çarkların arasında kendi kurmadığı bir düzene yenik düşüyor yavaşça eziliyordu ,oysa “biz hepimiz biliyorduk ki onun gemisi camdan denizi kan dolu idi…” Bunu olduğumuz yerden yeterince net görebiliyorduk.” *(C.Ersöz’den alıntı)



Sadece kendisini etkilemek gibi bir yanılgıda kendisini uykusuz bırakıyor, gerçekliğini bozmak için uyku arası notlar alıyor, kafasını dumanlıyor ve yatağına uzanıyordu. Sıkıldığında yattığı yerden kalkıp bir başka yere oturuyordu. Cebindekileri şangırdatıp tekrar tekrar ellerini ısıtıyordu. Odanın üç metrelik alanında kendine özgü paralellikler yaratıyordu.

İçinde bulunduğu odaların kendisine ait olmadığını biliyordu.

Bazen gitarını eline alıp hep aynı notayı basıyordu. Bir do ya da bir sol. Bazense bir si. Notalarının aralarında kalan boşluklar, uzun sessizliklere; ona bambaşka kadınları hatırlatıyordu. Onları hatırlaması yeterliydi. Bu, yalnız ve kendine ait olmayı mutlak kılıyordu.



“Gene uykusuzluğun bilmem kaçıncı deminde ki bir sabah nöbetinde kendisine ait bir yalnızlığı bölmek ve parçalara ayırıp tek tek yok etmek için elindeki her şeyi kaybetmeye hazırdı belki ama bunu itiraf edecek kadar dahi dürüst değilken kendisine nasıl sahiplenebilirdi ki benliğini , kendisini çoktan başka bir tarihte unutmuş olmanın çaresizliği ile tek güvendiği zamana yalvarıp geç artık nasıl geçersen geç yeter ki sonumu göreyim diye ağlıyordu aslında için için.İçinde bilmediği bir sen oluşmuştu ,ona ben adını vermişti ,onun yarattığı koca boşluk ise benliği olmuştu,olmayan bir şizofreni idi bu aslında…Kendisini şizofren sanan ,bir şizofrendi artık…Aşık olduğunu sandı …Oysa her aşkını ısırdı elinden gelse kanlarını emip bir yere atacaktı midesi kaldırmadı o kadar aşkı…İşte gitar ile yaptığı hastalıklı bestelerin çok sesli olamayışı bundandı , çok sesi gürültü addetmişti kendince ve midesi dayanmıyordu bu çok sesli aşklara, sıkışmıştı çokgen yakınlıklara, esir düşmüştü fani terlemelere…”



Çeşitli sözcük kırıntıları; bir kişinin çok sevildiğini ifade eden sözcükler, ayılmak için kalp kıranları ve bu şekilde özgürleşmek için kurulanları. Her nota arası sessizliği gibi boşluklar dolduruluyordu. Terleten kurgulamalar.

Kurgunun içinde kimliklerin pek bir önemi yoktu. Birden yüze kadar sayı saymaya benziyordu yaşamlar ve herhangi bir kadın sesi çekiciyse ona yaklaşılıyordu. Sözcüklerin bitmesini beklemiyor, sesin kaynağı, bedenin derinliklerine inmek istiyordu. Ulaşmak, ne yazık ki ele geçirmekle bir tutulurdu. Kalbin aradığı ritimler bir ele geçiriş düzensizliğini arıyordu. Girmek.

Bir kadının erkeği terk eden duyguları kadını var ederken; bir erkeği var eden içine girdiği kadın oluyordu. İronik bir uyumsuzluk, do ve sol arasında kalmış sesler ya da müziğin matematiği… Ne fark eder ki…



“Farkı yoksa, her şey için dünyada olup biten, ne fark eder ki ,varmak istediği bir şey vardı elbet ,teninde bulduğunu itiraf edemediği bir şey ,derinden gelen bir içgüdü, asla yalnızlıktan taviz vermek istemiyordu, çünkü:onu tanrı yapıyordu,özgür kılıyordu, ama kendisi kadar yalnız ve özgür bir şey daha yaratmak istiyordu, kendisinden sonra da devam edecek bir şey ,bunu yaratırsa da yalnız olamayacaktı ki, güçlü olamayacaktı ,hep çelişki, esas ironi buradaydı, yoksa o kadar uzun boylu değildi, içine girdiği her kadına ,kuru sıkı tabanca taşıyanlar kadar bir ego tatmini yaşamak için kendisi gibi bakıyordu ,yaşadığı narsis sevişmelerdi aslında her içine girdiğinde çıkarken kendisinden kurtulmuşçasına seviniyordu ,ne var ki ancak rahatladıktan sonra yapabiliyordu felsefesini ,o zaman anlıyordu kaç bucak olmuş bu alem ,kaç tur atarmış devri dünya ,o zaman sorguluyordu tüm benliğini.Öncesi açlıktı…Yani en azından içine girdiği kadında var olmuyordu ,orda kendisini bırakıp yok oluyordu ,geri çıktığında neredeyse erkek bile değildi çünkü.Artık onu ilgilendirmiyordu ki tüm dünya ,kısa bir süreliğine de olsa huzur bu değil miydi ”



Parmaklarının arasındaki bozuklukları şangırdattı. Dökülen şeylerin tuhaf bir sıcaklığı, insanın arzusunu arttıran tarafları vardı. Odaların sıcak ve soğuk tarafları. Özellikle erkeğin çeşit çeşit, birbirinden farklı döl yollarını aramasındaki şüphesiyle bir kadını anlamak neyi değiştirebilirdi ki?

Bir kadını anladığını sanmak bir erkek için hiçbir şey değiştirmez.

Bozukluklar şangırdadı.

1), gerçekçi ayrılık cümleleri istemiyordu. Çünkü hepsi önceden kurgulanmıştı. Geçmiş edinimler onu ilgilendirmiyordu. Böyle bir şey ne yeni, ne de yaratıcı, hareket dolu, adrenalin ve şehvet kokan bir yapıda değildi. Bir kadın çıplakken ve bacak bacağa atmaya yönelirken kendisini soymak, karşısındaki çıplaklıkla sıcağa yatmak istiyordu. Boşalırken ölmek.

2), bencillik, egoizm ve narsizm gibi şeyler, kişiyi mutsuz veya yalnız yapmaz. Bu kalabalık bir yalnızlığa atılmış ilk adımdır. Aksine; kalabalıkla girişilen bir yalnızlık düellosunda, merminin hızı ve yapacakları kesindir. Atılan mermi sadece bir kalbi değil, kalpleri parçalamalıdır. Ancak bu şekilde arkasında asla unutulmayacak bir iz bırakabilir. Yüreğin üzerindeki yanık kokusu o kadar keskin ve erotiktir ki, bu zevk için aldatmanın çıplak yolları korkusuzca geçilir. Ölüm söz konusu olsa bile her ölüm artı bir bozukluk olarak cepte yerini alacaktır.



“Evet buraya kadar gelindiği vakit ,kayıp kesinse ,bari iz bırakmak yerinde olur, ama bunun için mermi harcamaya değmez, daha ucuz yollar daha kesindir ,öldürmek acıyı dindirir,ancak aptal ve hınç dolu şehvetine yenilmiş insanlar bu yolu seçer.Gerçek profesyoneller ise bu noktadan sonrasının kimseyi ilgilendirmediğini söyleyerek çıkar işin içinden, hayatta bırakır ki nasıl güçlü ve yalnız bir tanrı olduğu tüm kurbanları tarafından bilinsin ,oysa kendisi kurban edilmek ister ama bu güçte bir canlı ile henüz karşılaşmamıştır.


Çünkü basit sorgulamalarda kendini avutmaktı tek yapabileceği oysa hiçbir zaman gerçekten yalnız ve narsis olamadı ki o sadece böyle olduğunu düşünen kendisini böyle sanan, aşka aşık bir şizofrendi ,tanrının yalnızlığı ile düşmanlarına cevap veren ve güç gösterisi yaparak intikam alan, ama aslında içinden kanayan ve her giriş çıkışta ,kendi ruhuna saldıran bir cehennem bekçisi idi.Artık cenneti aramak yanılgısına düşmüyordu ,bu yüzden kimseyi anlamak da kendisini anlatmak da istemiyordu ne diyordu Mevlana ne anlatırsan anlat anlattığın şey karşındakinin anladığı kadardır o artık eskisi gibi genç güçlü ve dünyayı ayaklar altına alabilecek kadar kendisini beğenmiş değildi ki ”




Bütün ahlak değerleri yıkılmalı, bütün kurallardan kurtulmalı, sapkınlıklarını bastıranlar yargılanmalıydı. İyilik hedefleri insanı özgürleştirmiyor, köleleştiriyordu. Acımasızlığın tahta geçmesinin tam zamanıdır. İyi kalplilik uğruna gerçekleştirilen dramatik yangınlar ancak bu şekilde söndürülebilinirdi. Ya da bırakın bütün erdemli kalpler orada cayır cayır yansın ve kokuları başımızı döndürsün.



“Böyle düşünüyordu insanoğlu neoliberal çarklar arasında kayıpken ama kendisi geçmişti çoktan tahta ve kötülüğün kendisi çoktan hakimdi dünyasına kötü olan bizzat zat-ı şahaneleriydi.Bu;mükemmellikti zaten…Kendi erdemini çoktan yakmıştı…Neoliberal olan artık sosyal düzen hayalleri pazarlayanlardı ezilenler ise liberaller,koca bir dini bile meze yapmıştı kendisine sermaye…Gerçek kötülüktü artık iyiliğin ta kendisi!”



3), bir erkek her şeyi si...inden anlardı.

Böyle olması, ikimiz içinde en iyisi cümlelerinin karşılığı aslında bir kişinin kendi vicdanını kandırmasıdır. Güçsüzü acıma duygusu, aşkı boğar. Bunun bir gitme zamanı olarak hissedilmesi olağan üstüdür. Yakalanan ironik uyumsuzluk yitirilmiştir ve güçsüz olan hep dinleme konumundadır. Güçlü olan konuşurken kanatlanıp özgürleşir.

Güçlü olanın özgürlük uğruna giriştiği ve kendisini öne sürdüğü acımasız bir kırılganlıktır. “İkilik” yoktur ayrılık cümlelerinin içinde ve aranan bir olağanüstülükse; aşkın yalnızlığı içine çekmesinden ve onunla birlikte yaşamasından doğal ne olabilir ki?



“Bir,iki,üç seni anlamak güç,dört beş altı,aşkımız yarım kaldı yedi sekiz dokuz,ancak sevişirken ikimiz biz oluruz.On s…kime kon…Kadın böyle olduğunu düşünürdü oysa ayrılık baştan bir yazgı idi ,evlilik de bir ayrılık, kurulmuş her kurum, yaratılmış her yargı bir ayrılıktı,insanı vahşi tabiatında yargılayınca erkek, ya skinden anlamış oluyordu doğayı ya da uydurulmuş kurulu ayrılık cümleleri yüzünden cani sayılıyordu ,oysa o kadar güçlü hiçbir zaman olunamazdı ,biz olunmuşsa yalnızlık yoktu, yalnız olmayan güçlü olamazdı ki…Böyle olması ikimiz için de iyiydi evet ,sen kendini benimle sanan bir şizofrendin çünkü,bana aşık olduğunu sanan ,oysa her defasında içine boşaldığım sen değildin ,sen bana boşalıyordun sadece hayatla ilgili her lakırdıda, yaşasın tanrı, ama şeytana ilham veren bile kadın değil miydi cennetten kovulurken, bu yüzden tanrı bir ceza vermişti erkek, en güvendiği erkek olan babasına bile güvenemiyordu çünkü yaratılışında daha anası si…yordu.Bir erkek için en büyük ceza idi tanrı tarafından değil bir kadın tarafından yaratılmış olmak o yüzden ikimiz için de böylesi daha iyi çünkü sandığın kadar acımasız değilim diyemiyordu, erkek sadece eve koşup ağlamak bahanesi ile hesapları yıkılmış bir kadını anladığını sanarak üzülüyordu aşka aşık bir şizofreniyi hüzün sanıyordu.”



İçindeki acımasızlıkla boşaldığını hatırladı. Cebe atılan her bozukluk, kaydedilen seslerin zayıflığı, erdem ve güç gösterisinin hüsranıydı. Aşkı geçmiş zamana yerleştiren her şarkı sözü gibi bulunduğumuz yer, kendimizi içimize kapattığımız odaydı. Bozukluklar şangırdar.

Bir anlığına kendini beyaz bir çölün ortasında, bedeni ve içi üşürken buldu. Kuzeyin ortasında, kutbun merkezinde. Kayıp düşeceğini bilerek beyaz buz tabakasının üzerinde koşturmaya başladı. Altında; kocaman, sessiz, güçlü ve asla sıcak olmayan bir okyanusun güveni vardı. İşte orada koştururken cebindeki bozuklukların dağılıp kaybolmasına, soğumasına, böylece tüm sözcüklerin unutulmasına izin verdi. Rüzgarın sesi bile duyulmuyordu.

“Ancak yaratılmış her aşkında tekrar kaybederken seni anlıyordu , kuzeyde rüzgarların çok sert estiğini,ve kutbun mıknatıs etkisi ile kendisini dünyaya çektiğini , tekrar bağlanmak istemiyordu dünyaya o uçmak istiyordu okyanuslar senin olsun ama gökyüzü ona yeter miydi?Uçmak sonsuzluğa,Kayıp düşebilirdi belki ama kaybolmayacaktı çünkü karda iz bırakır bastığın her yer!İzlerini takip edecek seni bulacaktı…Sonradan hatırladı Akdeniz iklimini ve yaşadığı şehri sende hatırlarsın belki sevgili bu kente kar yağmıyordu ki,ve ayak izlerin yoktu karın üzerinde…”(O sıralar İzmirdeler,kendilerimiz.)





Pencerenin panjurunu indirdi. Hâlâ kaçıp kurtulmak istememesini geçmişine bağlayarak büyük bir hatanın altına imzasını atmaktan asla çekinmedi.

Yüzmekten korktu, bu yüzden kollukları vardı.

Denize açılmaktan korktu, bu yüzden hep kıyıdan balık tuttu.

Suyun üzerinde giden bir tekneye adımını atamadı, bu yüzden geri dönmek ya da ilerlemek gibi bir ikileme takılıp kalmadı.

Bekledi çünkü bir arada kalandı. Durakta bekleyen. Boş bir parkın banklarında oturan. Sürekli yalnızlığına yer değiştirten. Gece yarıları uyumayı bekleyen. Çift kişilik yatağa uzanıp tek kişilik hayaller kuran. Kavga ederken ilk yumrukla burnunun kanamasını bekleyen, gülümseyen ve saldıran. SALDIRGAN bir ruh. Buzun üzerinde koşturmaya çalışan adamla çelişmiyor mu?

Uykusuzluk sorunun sebebini bulmuştu. Gecelerin değerlendirilmemesine katlanamıyordu. İnsanların karanlıkta yan yana yatarken uyuyor rolü yapmalarını çekilmez buluyordu. Çok sıkıcıydı ve o yalnızca bekliyordu. Bir dönme-dolaba binmek için önündekinin vazgeçmesini bekliyordu. Önündeki vazgeçmeze, kendisinin vazgeçeceğini haykırmak istiyordu. Şehri tepeden gören oyuncağa binse zirveye ulaştığında her şeyin kolaylaşacağını biliyordu. Sokakların akan ışıklarını görmesiyle, hiç tereddütsüz cebindeki bozukluklardan kurtulacaktı. Bozukluklar, boşluğa bırakıldıkça metalin metale çarpmasından yeni bir müziğin doğuşu şehre yayılacaktı. Çarpmadan doğan sesler, ona bir kez daha kadın duygularını çözmenin gereksizliğini hatırlatacaktı. Belki çarpa çarpa boşluğa dahil olan her bozukluk, yüzündeki alaycı gülümsemenin sebebi olacaktı. Ve bir yandan da hatırladı:

Penisini büyük bir şehvetle kadınların vajinalarına yerleştirme tutkusunu. İstemeyi. İnlemelerinin çeşitliliğini. Her odanın kendisine özgü terlemesini, ter karışımlarından doğan kokularını. Farklı anların yeni sevişme maceralarını hazırlatmasını. Girmeyi.



“…Oysa sonrasında erkek bile olamayacağını bile bile girmeyi sonsuza kadar orda kalabilse çözülecekti tüm sorunları ,o zaman kimse vazgeçmese de dönme dolaptan, kendisi vazgeçecekti zaten ama hala bulamamıştı sonsuza kadar içinde kalabileceği bir vajina ve yapayalnız olabileceği huzurlu bir aitlik,ait olduğu anda yalnız değildi çünkü.Büyük bir şehvet değil,şehvetini doyurabilse bile doyuramadığı şeyin ne olduğunu bilmemek en büyük korkusu idi, ama inlemeler ile ona hayran olan kadınların hepsi doyuyordu,ve hatırladı, sonsuza kadar olmasa bile, son derece huzurlu olduğu o vajinanın içinde, “ait” olduğu halde yalnız olduğu bir dokuz ay geçirmişti ,hatırladı tekrar orada olamamak acısını ve dışarısının ne kadar soğuk olduğunu,onu ürperten bu değildi beklentilerdi …”



Kendisini düşüncelerine o kadar kaptırmıştı ki cama yansıyan suratını gördüğünde, cama yumruk atmakta tereddüt etmedi. Ellerine baktı. Ellerindeki kan, kendisinin kanı gibi durmuyordu. Ruhunun kirlenmesinin ona zevk verdiğini anladı. Panjuru ise açmadı. Açsaydı, uzun zamandan sonra şehre ilk defa yağan kârı görecekti. İçindeki soğukluk şehrin içinde yeniden yerini bulacaktı. Kârın üzerine düşüp yayılan kanını çok erotik bulacaktı.

Olmadı. O, çarpma anının içinde yarattığı heyecanla uğraştı. Kalbinin kasılmaları. Göğüs kafesinin inip kalkmaları ve akciğerlerinin çaresizliği. Ciğerleri zayıf olduğu için hiçbir zaman yüzemedi. Yüzmek onu hep korkuttu. Onun için soğuk okyanusların üzerinde, kalın kalın buz tabakalarını aracı koyarak koşturuyordu. Karşılaştığı kadınların onunla birlikte yüzme isteklerini her seferinde reddediyordu. El ele. Kulaçlar olmadan, dalgalara sadece ayak çırpmalarıyla karşılık vermek, hiç kimseyi ufka taşıyacak güçte değildi.

Acımasızca kıyaya savrulmayı beklersin…



“……………………………………………………..”



Bunu düşünmek üzmedi onu. Kumsalda kumların üzerinde oturup beklemeye alışmak onu yormayacaktı. Deniz kabukları, küçük taşlar ve kıyaya tutunmuş kayalarla birlikte eskiyecek, ne bir sürgün, ne de bir gezgin olacaktı. Şehrin içinde kendisine ait bir bekleyen.

Sokağa çıkıp onun herhangi bir köşesinden dönse, ufka doğru uzanan bir deniz göremeyecekti. Sadece gökyüzünün karanlık boşluğuna bakmakla yetinme zorunluluğu midesini bulandıracak, kayan bir yıldızın peşinden dilek dilemesini zorlaştıracak ve belki de cebindeki bozukluklarla bir inci tanesini satın almak ahmaklığına kendisini inandıracaktı.

Ne de olsa o, yürüyen bir penisti. Kadınları anlamanın bir şeyi değiştirmeyeceğini bilir, sadece birlikte olma yalanının esrikliğine kapılırdı.



“Değil mi ne kadar rahatsız edici idi kendisinin bir parçasını tamamı olarak adlandırmak ,ama bu değildi ki o.Anlayabiliyordu carbon kağıtlardan çıkmışçasına aynı olan her kadının farklı olabilme çabasını ve yorgundu sadece anladığını anlatmaktan , oysa öyle kolaydı ki ince hesaplar ve yüzlerce taktikle üzerine gelen bir kadını anında deşmek,kendisinin sadece bir penis olduğunu hatırlatmak…Öyle kolaydı ki o kadını parçalara ayırmak kadın rahatsız olmuyordu aslında onun yürüyen bir penis olduğunu düşünmekten ,kadını rahatsız eden bambaşka bir şeydi penis tanımlamasının arkasına sakladığı yıllarca toplumdan gizlediği kendi libidosuna yenik düşmek kırardı kadını, basit güdülerle hareket etmek kırardı…Asil kadınlar böyle yapmazdı çünkü…”



Bir vücudun üzerinde terlediğinde zevkten gözleri dolar, bedenindeki tuz miktarı değişikliğinin nasıl bir karmaşa olduğunu düşünür ve düşüncesine gülerdi. Eminken üzgün olmak gibi asla beklememeliydi. Boşalmalıydı.

Paraları şangırdat, bozukluklarla satın al!

Ve bir başka oda için (bu) odadan çık!




“Odadan çıktı,evden de , hava soğuktu canı çay ve simit çekmişti, ne tesadüf güzel bir sabahta kış mevsiminin o bulutlu gökyüzünün altında ekmeğinin peşinde bir simitçi üzerine geliyordu, ilk defa üzerine gelen bir şey için bu kadar sevindi”

- Abi simit al sıcak simit

Dedi simitçi,gülümsedi çocuk suratına kendinden beklenmeyecek yıllar eskitmiş simitçiye.Kendiside satmıştı ya bir zamanlar simit.Tam ver bakalım bir tane demek için elini kaldırdı ama pantolonun kasılması yüzünden bozuklukların hepsi yere saçıldı hem de hep duyduğu tondan “şangır şungur” bu ancak simitçinin hoşuna gidecek bir nota kompleksi olabilirdi anladı müziğin bu kadar basit olamayacağını sadece rahatsız edici olduğunu…

- Ver bakalım bir tane paraları da hep saçtık ama…

Dedi gülümseyerek simitçiye.

- Kaç para var abi orada bütünleyim

Dedi çocuk teninde umutlarını üşüten simitçi.

-Bütünleme

Dedi adam “bütünleme sadece sıcak bir simit ver hepsi sende kalsın al bu da simitin parası”dedi ve cebinden bozuk olmayan bir banknot yığını çıkardı bankadan yeni çıkmış gıcır üzerinde daha mürekkep kokusunu bile barındıran bir 20 lik uzattı simitçiye.Geçmişinde ki tüm piçlikleri bağışlatmak istercesine de üstü kalsın dedi.En yakın kafeye doğru yol aldı,bir kadından uzakta uyandığı buz gibi sabahına sıcak bir şeyler sokabilmek için.Çay hala en sevdiği içecekti çünki.Tüm şehveti ve damarlarına dolarak sertleştiren kirli kanını o buz gibi odada bıraktı eskiden kalma bir yalnızlık ile belki kendisine çok serseri gelen bir kız ile kavga edebilmek ümidi ile hatıralarında sakladığı tüm kırıklar ile yüzleşmeye gitti…”





Yazar:Ö.Noyan YILDIZ(2008-Temmuz Gecesi Urla-İZMİR’de)