KİTAP TANITIMLARI

FİLM TANITIMLARI

Bütünlükler

BÜTÜNLÜKLER

 

   


Prolog: Aslında çok düşündüm tüm bu aşağıda yazacaklarımı kaleme alıp almamak hususunda  çünkü kaleme alırsam hınçlandığım şeye değer biçmiş olacaktım. Peki neye hıncım? Önce O’nunla kavga ediyorum diye düşünürken içimde, sonradan farkına vardım ki “ Hayır!”  Ben kendimle kavga ediyordum ve yazmaya bu noktada karar verdim işte. Kendimi affetmek istemiyordum fakat şimdi istiyorum. İstemenin de ötesine geçip kendimi affediyorum. Kimseyi değil gene kendimi yazıyorum ve de kendime yazıyorum. Aksine daha önce bozulmuş olan ve bozduğum her şeyin inadına bu defa artan deliliğim ve yılların bana kattığı daha fazla benle, daha fazla umutsuzlukla, eksilen değil artan bir ivme ile yazıyorum. Yani bu defa iki kişi değiliz. O yüzden bu kavgaya son verirken barışıyoruz aslında biz kendimizle. Kendinle barışmak belki de dünyanın en zor işi. Yaptığını sanmak da bir o kadar büyük hatadır çok zaman. Hayatın paradoksları arasında ezilmiş bireyin kendi çıkarımları üstünden ürettiği tüm retoriği öperek, başucu kitabım gibi kutsal yerine koyacağım kelimeler ile yazıyorum bu defa. Bu yüzden istedim ki böyle bir önsöz faslında teşekkür edebileyim, teşekkür edebileyim ki benden götürmediğini, bana daha çok kattığını bilsin teşekkürümün muhatapları. Teşekkürler yaşatmayıp yazdıran hayata… Sevgili Yusuf Hayaloğlu’nun dediği gibi "Teşekkürler acıların ve ey gözyaşlarının kraliçesi İstanbul!” (Tabi böyle de arabeskiz ruhun özünde;  yüzleşme 1 )

Benden bize notları:

 

          Bütün benliklerin uzlaşması olan bir önsözden sonra en yorgun hikâyeme başlayacağım belki, en bezgin hesaplaşmama... Bu yüzden bu alıntıyı uygun gördüm ön söz faslından sonraki ana menünün başlangıcına.

 

“abyssus abyssum invocat”(uçurum uçurum doğurur) 
Hz. Davud

Yukarda geçen cümleyi Latince deyişler ararken tesadüf sonucu keşfettim internette. Söylenişi ile anlamı örtüşüyordu kafamda, sözcüklerin melodisi uygundu benliğime ve birinci beni keşfettim içinde. Kaybeden beni. O’nun lügatında varoluşun temel hazzıydı kaybetmek ve herkes kaybedemezdi. Bunu ancak tutunabilmiş olanlar kendilerine paye olarak çekerek hayata karşı galiptir bu yolda, mağlubu oynarlardı. Ben hiçbir zaman o hissi tadamadım, -mış gibi yapamamak ile örülü bir hayatta belki de ilk kaybedişim bu rol yeteneğimin olmayışı idi. Sonra farkettim ki rol yapamadığın bir hayatta, hayat seni yutuyor. En ilginç şeylerden birini de o noktada keşfediyor insan, aslında kaybeden olmadığını kaybolduğunu. Kayboluşlarından birinde yazdıklarının ancak girişine atıf olabilecek bir klasik duruşa aitlik hissedilebileceğini. Benim oğlum bu kayboluş, en az diğerleri kadar ve bana ait olan her unsur gibi beni ben yapan yegâneliğin, eşsizliğin adı bu yitirilmişlik hissi. Yani her şeyden önce şuna karar vermeliydi: Yok mu yoksa hiç mi? Madem sen kaybedişine uçurumla giriş yaptın ben de bana kendimiz için bir alıntı yapmaya karar verdim klasik başlangıcından sonra her tür bozulmanın.

 

“Uçurumları sevenin ,kanatları olmalı”

Nietzsche

 

            Ortalığın çekildiği bir ev yalnızlığında, sakinleşmenin yakınında bile değilken, seni sakinleştirecek şeye bel bağlayıp sarmak zorundasın ama bir şizofreninin tininde, ince arifesinde sonraki gelecek tüm krizlerin, sarmak zorundasın işte. "Dibine bas sararken! Daha sıkı olmalı, dibinden sıkarak sar şunu.  Zıvana ufak olmalı ki, etrafını sıkılaştırıp sarılabilsin. Zıvana içindeyken sarmalı."  Evet böyle demişti sana, çok sevecendi edası bunları derken. Sanki karşında asla açamayacağın ve hiçbir zaman senin olmayacak çelik bir para kasası değil, buz gibi bir metalin özünde var ettiği bir şey değilmiş gibi, insan-mış gibi yaparken böyle demişti sana. O bilgiye değil, o güzelliğe ihtiyacın olduğu için de hoşuna gitmişti o an. Özenle bir şey yaptığını izlemek hoşuna gitmişti belki kim bilir. İdealize bir zevk olduğunu göz ardı ederek aldanışın ilk orada başladı belki de. Regülerliğe o kadar hapsolmuştun ki illegalite ile irregülerite birbirine karışmıştı. Hoşuna gitmişti işte. Bu yüzden daha sıkı sarmalıyım, sarmalıyım. Sanki ne kadar sıkı olursa o kadar uzaklaştıracak beni kendimden ve o kadar yaklaşacaktım O’na. O olmaya. Hem de ki O’na “Kanadı olan uçurumu neden sevsin?" Bir tehlike olmadan uçabilen ,uçurumları neden gezsin. Kanatlarını koparmış olanların yeryüzüne aidiyeti gibi altında bıraktığı gökyüzüdür uçurum. Kanatları olanların aksine, uçurum sevdalılarının yara izleri ile dolu dünya. Son hatırladığım şey hep düşüş olur, ilk görmeye başladığım düşün aksine. Bir kez olsun ve de hayatında düşün, aksini…

 

Oysa içimdeki onlarca kavgada düşünüyorum da duman altı tüm hikâyelerin zaten flu olduğu için ve net gözlemleyemediğin şeyler yüzünden güzel değil miydi? Sarmak eylemindeki bu netlik bile ne kadar gereksizdi. Bu gereksizlik zaten otonom hazların esas sebebi değil miydi? Yani illegal bir madde alarak keyiflenmek istiyorsun fakat bunu yaparken dahi alacağın keyfi kendi içinde bir legalizasyona tabi tutarak kurala bağlıyorsun; sıkı sar işte gevezelik etme! Bu hayatın kendisi zaten gelip bilincimize çakılan bir ironi idi. Sıkı sar!

 

Günlerdir hapsolduğun dehlizde, sahip olduğun yegâne arkadaşın olan dumandan siluetlere bakıyor olmanın da sebebi bu idi. Sosyalleşme azmine her son verişinde, sosyal bir olgu olmadığının ve bilime bile ters durduğunun ispatı idi aynadaki aksin. Sararken bir yandan diğer eli ile öteki tarafta kuruttuğu tütünü üfeliyor, az sonra yalnızlığı meze ederek ereceği rahatlamaya hayali bir kurguda misafir oluyordu. Tıpkı zaman yolcuları gibi, tıpkı zaman yolculuğumuz gibi. Zaten hepimiz birer yolcu değil miydik? Kimimiz zamanda kimimizin de yol almak için seçtiği bir hayatta. Ah! Gene o kelime! Deşilmiş yaraların en büyüğü gibi, bir kıymık gibi takılacak damağıma. Bu yüzden belki de tadı damağında. Hoşuna giden o tat kendi kanın oysa. Merak etmeyin ayakta dolanırken sarmam gerektiğini de hala unutmadım, merak etmeyin, yolunda…

       Sıkıntı yok, bu defa çözmedik de çözüldü. Bu yüzden şimdiye kadar çoktan hak ettiğim bir şeyi geri alarak başlıyorum her şeye. Bu yüzden en iyi bildiğim hali ile anlatıyorum içimde yaşanan yalnızlığı. Olay örgüsünden geçen bir hikâyenin kahramanı olarak değil, kendim için bana yazarak ve evet yazarak anlatıyorum kendime kendimi affedişimi. Yani şimdiye kadar çoktan hak ettiğim o şeyi geri alıyorum bizden: Kendimi!

 

Parçalamak için:         

 

Sardım ve ilk nefesin insanı irkilten kekiksi tadı ile oturduğum yerde dumanın silüet haline gelişini izlerken, arabamla eve gelişimi düşünüyordum. Arabanın içinde hıçkırıkların boğazımda patlaması gibi bir ses efekti ile verdiğim yabanıl refleksi. Ağlamayı bilmediğimden olsa gerek, daha çok bir kabadayının son kavgasında yenilmesine benzer, sessiz hıçkırığın boğazıma kadar dayanıp patlaması. Neydi bu davranışın sebebi? Üzüntü? Depresyon? Bunalım? Arabesk? Hiç biri değil. Sonucu bağlayan, bu davranışın sebebini bilmiyor oluşum. Bilemiyordum. En acısı bu idi. En mutlu olduğum anları düşündüm. Karşımda duran aynaya bakarken, karıştırmayın, kendime değil aynaya bakarken, arada ki bütün bağın ana koordinatı şehvet üstünde yücelirken, en mutlu olduğumu düşündüğüm anların arasında şehvet unsuru olmayışı ilginç geldi bana ve de acı. İnsani bir şey gibi hak etmediğim şekilde, bir su birikintisinden geçen araba sayesinde üstüme sıçramış pisliği taşımak gibi. En mutlu olduğum anları düşündüm aynaya bakarken, kendime değil aynaya. Nesnel varoluşun yansıması dururken aynada, kendime değil aynaya bakıyor olduğumu bilmek zaten en mutlu anlarımı gölgeleyen bir sis gibi duruyordu aramızda. Tıpkı aynaya tutulmuş bir aynanın yaratacağı sonsuzluk paradoksu gibiydi her şey. Arkamda bir ayna daha olsa, önümdeki aynada sonsuz yansımam olacaktı. Sonsuzluğa evirilen değersiz bir silüet, işin en ilginç yanı: Sahi neden diye sorduğumuzda silüetler cevap vermek yerine aynı soruyu tekrarlayacaklardı teorik olarak. Gene işin en ilginç yanı sonsuz silüet, sonsuz bir "Neden?" sorusunu benimle aynı anda sormak zorunda idi. Elimizdeki tek ölçek zamana göre ise imkânsızlıktı bu. Çünkü sonsuza dek sürecek bir aynı an var olamazdı. Şimdi soruyordum işte sonsuza dek sürecek o aynı anda: Neden? Sahi silüetler cevap veremeyecekler, sonsuzluğu katlayacaklar sadece. Ne önemi var ki öyle ise nedenin? Temelinde işin yani en başından beri insanlardan kaçış sebebin bu değil miydi? Onca yoldan sonra yani, başladığım yerde miydim? Yoksa hiç yol gitmemiş miydim? Yani nedenin ne önemi vardı ki? Ne fark ederdi? Sonra vurdum yansımam olan kendime, tüm gücümle, hınçla ve sonsuzluğu yani içine düştüğüm lanet paradoksu kırıp parçalamak için vurdum. Ellerim kan, etraf feveran, yıktım haneyi eyledim viran. Her yer cam kırığı, canım yanmakta. Sanki sonsuzluk beni parçalarken can havli ile verdiğim bir refleks gibi vurdum aynaya. Ayna kırılmadığı gibi içinden geçmiştim bu defa, ne tuhaftı yansımanın bulunduğu mekânın içine girebilmek. Yerim değişmişti güya ama aynı yerdeydim hala. Hiç yol gitmemiş miydim yani? Yoksa yolunda mıydı hala?

 

          “Ne fark eder ki?” çok tehlikeli bir cümle idi, güç veriyordu insana. Tıpkı lanetli bir büyüyü kullanmak gibi verdiği gücün kendine düşen ve payı olan yalnızlığı fazlası ile hak ederek kurabilirdi insan bu cümleyi sadece. Ne fark eder ki, cümlesini her kurduğunda biliyordu sayın kendimiz aslında tüm fark edecekleri. Edenleri ve de…

 

       Bu yüzden artık gitarı elimize almıyorduk ve birbiri ile alakasız notalar basmıyorduk tellerinde huzura aldanmış bir yüz hayal ederek. Do/Sol ya da Mi yoktu artık. Notaların düzensizliğinde huzur aramakta, hayat hiç o kadar gerçek gelmemişti işte. İnsan hiç bu kadar gerçek, hayata…

 

 İşte bu gerçekliğin içinde kendime birikmiş bende biraz sen, sende biraz ben hayal etmiştim oysa. Sendeki biraz benden kendime iade edebilmek için her şeyi. Tüm birikenler ile işgali bekleyen topraklar gibi savaşa hazırlandığımı bilerek her an. Senin bilmediğin diyarlarda, bilmediğin bir uzağım vardı benim. Hiç okumadığın öykülerim, bilmediğin şiirlerim, söylemediğim sözlerim, asla dokunamadığın bir sevgim, elimden alamadığın bir umudum ve uzaklara bakarken hüzünlendiğim gibi sana baktığım gözlerim. Senin bilmediğin bir benim vardı benim, gözlerimde merak ettiğin...

Hala kendime sakladığım ve yaşamı mümkün kılan bir benim... Kaldı ki ben özlemeyi annemden öğrenmiştim. Biliyordum yani bir kadın ne kadar uzaksa o kadar güzel, ne kadar güzelse o kadar yeşildir zaten.

 

Kaldı ki kendime salağım. Bir yaşamı mümkün kılamazken hiçbir hali ile hala. Mevzu neydi odanın içindeki salınımlarda? Ha sarıyorduk, saralım hadi bir tane daha, dibine basarak, sıkı...

 

      Ne fark ediyordu peki? Sonsuzluğun aynasında. En iyi bildiğim işi yapacaktım şimdi. Tekrardan parçalayacağım kendimi bir bütün olabilmek adına. Öğrenilmişliklerle hareket edeceğim yeniden. Hareket noktalarım bunlar olmadan yaşayabileceğim hayali ne çokmuş meğer dünyaya? Ne çokmuş diğer benlerime ve her birine sen dediğim yüzlerce harede biriken sonsuz yansımalarıma? Ağır bir hüzün kokusuydu sarmalayan içinde olduğum odada tüm boşlukları. Bu yüzden sesleri kokluyor, kokuları görüyor, nesnelerin ise yalnızlıklarını haykırışlarını duyuyordum. Koku çok ağırdı. Tek istediğim şeydi temiz havaya çıkabilmek ama senin olmadığın her yerdi oda, çıkamıyordum içinden. Tam iki aynanın ortasında durup nefes alışverişim ve birine sığınmam bundandı. Benim arkamda sürekli duran ve kimsenin görmediği aynanın kırık laneti ile yaşıyordum ve sen bunu bilmiyordun. Sen aynaya bakınca ne görüyordun bilemem lakin ben baktığımda kendi sonsuzluğumu ve yitişlerimi görüyordum. Korkum bundandı.

         En kötü kokuya bile alışıyormuş insan içinde durdukça, kendine bile alışıyormuş zamanla. Zamanla ne komik tabir oysa hiçbir şeyi çözmez ki zaman, bir amacı bile yoktur. Sadece geçer. Sen zamanın geçmesini geçti sanırsın. Sen derken lafın gelişi sayın sonsuz. Kilitli kalınmış bir hiçtik biz hepimiz; O'nsuz. Şimdiye hapsolmuş bir sonsuzluk içinde elbette komikti zamanla tabiri.

Sardım, sıkı ve dibine basarak, dibinden sıkıştırarak...

 

Kaçınılmaz sonuç ve önlenemez zevk için bunu yapmak gerekiyordu. Sıkı sarmak; doğal bir diyalektiğin ürünü olan deneyim için yapılması gerekenlerin belli oluşu gibi. Şimdi kalkıp kuralları gözetmeksizin bir zevk uğruna farklı bir yöntem geliştirmek ne kadar ahmakça olurdu kim bilir. Aynı bunun kadar ahmakça idi işte alacağın zevki de kurala bağlayarak olaya totaliter bakmak ve bunu regüle etmek. Sonra da adına düşünsel pratik demek. Sen, o pratiğin içinde hiç olmadın ki gerçek manada. Bu yüzden bunun için dilimizde ayrı bir sözcük var: Özenmek ve özenç. Temel sebebi öğretilmişliklerin dışına çıkamasa da birey, çıkmayı istemesidir. İşte geliştirilen onlarca toplum bilim ve bu bilimlere ait tezler, olan bitene teşhis koymaktan çok bu özenci yaratan ve kullanan birer algı mühendisliğidir sadece.

 

“Özgürlük toplumbilimi, aldatıcı özgürlükleri sorgular ve aslında toplumsal belirlenimciliklerin bilinmesinin, belirlenimciliklere karşı elde edilmesini sağladığı özgürlüğe ulaşmanın en etkili bazı yöntemlerini sağlar” (Bourdieu 2006)

 

Ve Wilhelm Reich der ki ,"kitleler aldatılmadı faşizmi arzuladılar". Bu noktada bilimin aldatıcılığından başlamak gerekmez mi aldatıcı özgürlükleri sorgulamaya? Sonuç olarak rasyonel düşünüş tarzı da bir noktadan sonra ir rasyonaliteye kayıyorsa, kaymak zorunda kalıyorsa. Bireyin bilimin ötesinde bir izahatı olmak zorunda. Yoksa bilim önümüze tanrıdan bile acımasız bir senaryo çıkaracaktır. Çoktan belirlenmiş bir kaderden bile acımasız olarak, seçim şansımız olmadan yaşadığımız bir hayat... Bu noktada işte dehalık ile delilik arasındaki fark ortaya çıkar ve idrak yeteneğindeki insan seçim şansı olmadığını düşündüğü şeye karşı garip refleksler geliştirir. Bunun en dramatik ikonlarından biridir, anti kahraman olarak tanınan çizgi roman karakteri Joker.İnsanın en güçlü silahı oluverir içinde yaşattığı Joker. İçimdeki benlerden biri ve hayatı makaraya sarabilen en güçlü karakter nitelememdi belki de bu karakter. Tanıdığım güne lanet olsun! Beni bile manipüle edebilen bir başka ben.

Manipülasyon büyük güç, buna izin vermek avantajlı durumda vezir takasını kabul etmeye benzer. Asla bir satranç gezgininin yapacağı hata değildir. Hamleler daima kontrollü ve geleceğe dönük stratejik önem taşımalıdır. Arada istisnai adamlar çıkar Kasparov gibi. Hesaplanamaz refleksler ile hareket eder sınırlı hamle şansı olan bir oyunda. Sibernetik zekâ bile hamlelerini hesaplayamaz ve kazanmaya oynar. Ben gene de sıkıştırdığı noktada satranç masasına tekme atanlardanım. Böylece seyirciyi ve rakibi manipüle etmek çok daha kolay bir iştir  çünkü amaç hiçbir zaman satrancın kazananı olmak olmamıştır. Daima tek bir amaç vardır ve satranç için de bu geçerlidir; basit bir oyun üstünden kimlik sahibi olmak ve kazanan figürüne ait olmak. Ben bunu çoktan reddettim.

 

Evrime şahitlik ettim, binlerce yıldır yeryüzünde söylenmiş şarkılara şahitlik ettim. Aşk adına ve paylaşmak adına verilen her savaşa... Ruhunda isyan barındıran her bireye yardım ve yataklık ettim. Milyon yıl yaşında bir Homo Erectus’um ben, hiç büyümedim. Çocuk kaldım. İnsanlığın öz çocuğu olarak, soyun Ata’ya ihanetini değil, Ata’nın soya ihanetine tanıklık ettim bu dünyada. Yineliyorum milyon yaşındayım ben. Büyü de gel çocuk.  Bu benim yaşım. Yaşayan gördüğün naaşım. Hiç değişmedik, değişmeyi istedik sadece, milyon yıl sonra bu bile böyle.

 Hiç değişmedi, değişmeyi istemek.

Takılır kalır ama boğazına bir anı, bir acı, kılçık misali. Bozukluk 1: Patolojik amnezi, işte tek yolu bu olarak öğretmiş bir hayatın girdisi. Elimde değil beyin ve bilincin öz savunma mekaniği. Beynin gerçek bir organ olarak bütünlüğü gözetip kendini buna göre revize edişi, benim dışımda bir düşünüş mekaniğini ve refleksi benimsemesi patolojiden başka bir şekilde izah edilemezdi. Amnezi çok istediğim bir şey olmamasına rağmen kaçınılmaz sonucu bu patolojinin.

Sonrasında sığ bir müpheme teslim edersin ruhunu. Bir çeşit morfin etkisi yaratır ruhunda insanın. Tinsel bir şizofreni yaratırsın benliğinde. İkilere, üçlere bölersin bilinci böylece acıyı da pay edersin onlarca kimliğe. Bozukluk 2: Tinsel Şizofreni.