KİTAP TANITIMLARI

FİLM TANITIMLARI

soL portal - Köşe Yazıları

soL Haber Portalı
  1. AKP kendi ordusunu kuruyor

    Özgür Şen

    Çok değil on yıl kadar önce liberaller Türkiye'de orduyla ilgili tartışmalara, dünyanın hangi ülkesinde ordunun komuta kademesine yapılan atamalar bu kadar gündem oluyor, komutanlar bu denli tanınıyor diye sorarak girerlerdi. AKP'nin orduya dönük yaptığı operasyonları benzer söylemlerle destekleyen liberaller her zaman olduğu gibi yine yanıldı.

    Onlara kalsa bu operasyonlar böylesi...

    Çok değil on yıl kadar önce liberaller Türkiye'de orduyla ilgili tartışmalara, dünyanın hangi ülkesinde ordunun komuta kademesine yapılan atamalar bu kadar gündem oluyor, komutanlar bu denli tanınıyor diye sorarak girerlerdi. AKP'nin orduya dönük yaptığı operasyonları benzer söylemlerle destekleyen liberaller her zaman olduğu gibi yine yanıldı.

    Onlara kalsa bu operasyonlar böylesi tartışmaları da bitirecekti... Peki ne oldu? Arada Ergenekon, Balyoz ve bir darbe girişimi gördük ve hararetle tartışılan son atama listesi de gösteriyor ki kaldığımız yerden devam ediyoruz.

    AKP ordunun Türkiye siyaseti içerisinde geleneksel olarak durduğu yerle değil bu ordunun karakteriyle ilgili bir sorun yaşıyordu. Askerlerin Türkiye siyasetinde üstlendikleri rolün 1923 Cumhuriyetiyle kurduğu ilişki problem yaratıyordu. Bu ilişkinin koparılması ve bağlantılı kadroların tasfiyesinin Gülen Cemaatiyle birlikte yürütülmesinin AKP açısından yarattığı büyük sıkıntı 15 Temmuz gecesi açığa çıkacaktı.

    Ordu AKP'nin yıkıcılıkta gösterdiği başarıyı kuruculukta gösteremediğinin güzel bir örneği... Ancak orduda yaşanmaya devam eden sıkıntılar AKP'nin bu konuda yol alamadığını değil yapmaya çalıştıklarını nihayete erdiremediğini gösteriyor. AKP pek çok başlıkta olduğu gibi bu konuda da bir türlü son noktayı koyamıyor.

    Ama bugün kimse askerlerin cumhuriyetin bekçisi olduğunu söyleyemiyorsa, AKP'nin aldığı yol küçümsenemez. Bu önerme eskiden doğru olduğu için değil... Eskiyle bugün arasındaki fark göz ardı edilemeyecek kadar büyük olduğu için.

    1923 Cumhuriyetinin patronlar tarafından ölüme terk edilmesinin bir nedeni elbette hiç tartışmasız bu cumhuriyetin temsil ettiği bazı değerlerin bugün taşınamaz hale gelmesi. Ancak bu cinayetin eski cumhuriyetin bugünkü patronlara yetersiz gelen nitelikleriyle ilgili kısmının üzerinden atlanmamalı. 1923 Cumhuriyeti, Türkiye sermaye sınıfının ulaştığı gelişkinlik aşamasıyla uyumsuz bir tedbirliliği ve içine kapanıklığı barındırıyordu. O cumhuriyet örneğin bölgesel ve sınır ötesi maceralara girmek konusunda patronların bugünkü beklentilerine kıyasla oldukça çekinikti. Cumhuriyetin ordusu da bu karakteriyle uyumlu yapılandırılmıştı. AKP'nin Gülen cemaatiyle el ele bu orduyu tasfiyeye girişmesine patronların heyecanla alkış tutması bu nedenle de rastlantı değildi.

    Üstelik eski ordu ve yeni orduyu birbirine bağlayacak iki özellik, eskiden yeniye geçerken sürekliliğinden emin olunacak iki nitelik Türkiyeli sermayedarlarca bu adım atılırken bir tür garantör veya çıpa olarak görülüyordu: Piyasayla uyumluluk ve NATO'ya bağlılık...

    Yeni ordunun temel nitelikleri olarak bu iki özellik mutlaka korunacaktı. Korundu da... Patronlar bir kez daha haklı çıktı ve bu ikisinin ne denli önemli garantörler olduğu ordu içinde krizin en derinleştiği anlarda dahi görüldü. Ordu kendisi için geçmişten bugüne soldan kurulan tüm hayalleri yıkarken paramparça olmaktan bu iki ortak değeri hatırlayarak kurtuldu.

    Kurtuldu ancak yetmedi... 15 Temmuz sonrasında ordu içinde devam eden yeniden yapılanmaya dair her kafadan bir ses çıkmasının, her bakanın kendi istediğini görmesinin nedeni bu. Demek ki, Türkiye'de ordu ideolojik olarak bundan fazlasına, bu temel kriterlerin yanında başka motiflere ihtiyaç duyuyor ve şu anda bu ihtiyaç AKP tarafından karşılanamıyor.

    AKP orduyu elinde tutmaya çalışıyor ama ordunun geleceğine dair daha detaylı ve sağlam bir kurgu oluşturamıyor.

    AKP'nin bir orduya ihtiyacı var. Daha önemlisi Türkiye sermaye sınıfının bir orduya ihtiyacı var. Ellerinde de bir ordu var. Lakin bu ordunun ihtiyaçları ne kadar karşıladığı oldukça tartışmalı.

    Patronların Türkiye için kurduğu hayallerin bir kısmı AKP ile vücut bulurken, yine bir kısmı aynı AKP ile boşa düştü. Dünya sistemi içinde daha fazla söz hakkı talep eden bir ülkenin doğal olarak daha çok kazanacak patronlarını içeride ve dışarıda askeri olarak destekleyecek, onların önünü açacak bir kurum hayal ediliyordu. Olmadı.

    Bazı girişim ve denemelere karşın ortada henüz böyle bir ordu yok. İyi ki de yok... Ama bu hayallerin terk edilip eski orduya ve onun anlayışına bir şans daha verilmesinin de hiç olasılığı yok. Bu ordu yönsüzlüğü, iç çelişkileri, kavgaları ve sermayeye bağlılığıyla AKP Türkiyesi'nin ordusu. Herkes hesabını hayallere göre değil gerçeklere uygun yapsın.  

  2. Diyanet durumdan vazife çıkardı: Sığınmacılara din hizmeti verecek

    Kadir Sev

    Diyanet İşleri Başkanlığı, 31 Temmuz 2017 günü Görev ve Çalışma Yönergesini “güncelledi” bu arada durumdan vazife çıkarıp, Göç ve Manevi Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı adıyla yeni bir birim kurdu.

    Yeni kurulan birim, sığınmacıların; yurt içinde başka kentlere göçenlerin; mevsimlik işçilerin; afetlerde zarar görenlerin; madde bağımlılarının; hastaların; engellilerin; hükümlü, tutuklu...

    Diyanet İşleri Başkanlığı, 31 Temmuz 2017 günü Görev ve Çalışma Yönergesini “güncelledi” bu arada durumdan vazife çıkarıp, Göç ve Manevi Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı adıyla yeni bir birim kurdu.

    Yeni kurulan birim, sığınmacıların; yurt içinde başka kentlere göçenlerin; mevsimlik işçilerin; afetlerde zarar görenlerin; madde bağımlılarının; hastaların; engellilerin; hükümlü, tutuklu ve denetimli serbestlikten yararlananların, dinsel, kültürel ve sosyal sorunlarını çözmekle görevlendirildi.

    Böylesine durumlara düşmüş insanlara Diyanet İşleri Başkanlığı ne tür bir yardım sağlayabilir dersiniz?

    Bu sorunun tek bir yanıtı olabilir: dinsel öğeleri kullanarak zor durumlarına katlanabilmelerini sağlamak.

    İnsanlar, başlarına gelen felaketlerin sorumlusunun kapitalist düzen olduğunu değil, ilahi bir gücün, anlayamayacağımız bir nedenle, (belki cezalandırmak, belki sınamak gibi amaçlarla) böyle yaptığını düşünmeye başlar. Böylelikle hedef şaşırtılır, tepkiler yumuşatılır ve düzen, sorumluluktan kurtarılır.

    Geçmişte hep böyle oldu, gelecekte bu gibi konulardaki başarılarını artırabilmenin yollarını arıyorlar.

    Soma’daki maden faciasını anımsayalım: ilk giden İsmailağa cemaatiydi. Sokaklarda; “isyan etmeyin dua edin” telkinlerinde bulundu. Hemen ardından, Afrika’dan getirdiği öğrencilere hatim indirtti, bununla da yetinmedi 50 hoca gönderdi.

    Bu olayda Diyanet İşleri Başkanlığının doğrudan bir sorumluluğu yok elbette. Ancak Dünyanın, dogmalarla dolu bir anlayışla yorumlanması amacıyla verdiği katkıyı dikkate alırsak sorumsuz olduğunu söyleyemeyiz.

    Zaten, birkaç gün sonra Diyanet İşleri Başkanı da gitti ve öldürülen madencilerin ailelerine şöyle seslendi;

    “Çok kıymetli kardeşlerim ne mutlu bize ki, bizim için ölüm sevgiliyle buluşmadır. Allah'ın cenneti, Allah'ın cemaliyle buluşmanın en güzel vesilesidir. Biz dünya hayatını fani bilenlerdeniz. Biz baki olanın, ebedi olanın ahiret yurdu olduğuna iman etmiş bir milletiz. Öyle bir inancın mensubu olmaktan büyük bir iftihar duyuyoruz."

    *************

    Diyanet İşleri Başkanlığı, yasaları da pek umursamıyor.

    Bakanlıklar ile bağlı kuruluşlarının örgüt yapılarının nasıl kurulacağı 3046 sayılı Yasayla düzenir. Yasada daire başkanlıkları kurmaya yetkili organın, Bakanlar Kurulu olduğu yazılıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Bakanlar Kurulunun yetkisini kullanamayacağına göre daire başkanlığı yasal bir statü taşımıyor.

    Üstelik yapılan iş, kadro ve kullandırılmasına ilişkin düzenlemelerin öngörüldüğü 190 sayılı KHK’ye de aykırı. Kuruluşlara verilecek kadroların önce 190 sayılı KHK’ye, bir Yasa ya da Bakanlar Kurulu kararıyla eklenmesi gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığının statüsü 2010 yılında müsteşarlık düzeyine yükseltildi. Daire Başkanlıkları genel müdürlük; şube müdürlükleri de daire başkanlığına dönüştürüldü ve adları ve görevleri belirtilmeksizin topluca 35 daire başkanlığı kadrosu verildi. Daire Başkanlıklarının sayısı yenisiyle birlikte 36 oldu. Yani kadro da yok.

    Bunların ne önemi var? İstedikleri anda bir Bakanlar Kurulu Kararı çıkarırlar olur biter, gibi bir söz akıllara gelebilir. Gelmesin! Bakanlar Kurulu Kararıyla kurulduğunda Resmi Gazetede yayımlanmak zorunda. Oysa yönerge için böyle bir kural yok. Kurumun internet sitenizin bir yerine eklersiniz, kimsenin dikkatini çekmez.

    Resmi Gazete, aynı zamanda Devletten haberler veren bir bülten işlevi görüyor. Baktığınızda, yasaları; yönetmelikleri; tebliğleri; atamaları; açılan sınavları; kamu ihalelerini ve kamu yönetimine ilişkin birçok düzenlemeyi, yapılan değişiklikleri görürsünüz, hangi kamu kurumu/kuruluşunda neler olduğunu öğrenebilmek için kök sökmeniz gerekmez.

    ************

    Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasa ve 633 sayılı Örgüt yasasına bağlı kalmak ve özellikle laiklik ilkesini gözetmek zorunda.

    Oysa yasayla verilen görevleriyle de yetinmiyor. Yönergelerinde; faaliyet raporlarında; strateji bildirimlerinde esnetiyor, kendine yeni görevler icat ediyor. Böylelikle çoğu laiklik ilkesine aykırı olan faaliyetlerini yasalmış gibi sunmaya çalışıyor.

    Aşağıdaki örneklere bakarsanız, camilerin cazibe merkezi olması amacıyla yapılmaya başlanan çocuk bahçelerinin; vatandaşın, cemaatlerle/dinci vakıflarla ilişkilerini geliştirmek çabalarının; DİB görev ve yetkilerinin kamunun bütün kuruluşlarını kapsayacak bir genişlikte tanımlanmasının; ana okulundan, üniversiteye değin eğitimin bütün kademelerine dogmaların sızması için açılan kapıların, yasallık algısı uyandıracak bir anlayışla mevzuatın içine sindirilmiş olduğunu görürsünüz.

    Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün 633 sayılı Yasadaki “cami ve mescitleri ibarete açmak, yönetmek, ibadet ve irşat hizmetlerini yürütmek” sözleriyle tanımlanan görevi, 17.6.2014 günü yürürlüğe giren Görev ve Çalışma Yönetmeliğinde esnetilmiş; 31.7.2017 günlü Başkanlık onayı ile güncellenen “Görev ve Çalışma Yönergesinde” ise yasada yeri olmayan yeni görevler icat edilmiştir.

    Sözgelişi;

    “Camiye ilgiyi artırmak (…) amacıyla projeler geliştirilmesine, (…) yönelik iş ve işlemleri yürütmek”

    “Camilerde yürütülen ibadet hizmetlerinden toplumun bütün kesimlerinin istifade etmesini sağlamaya yönelik çalışmalar yapmak”

    “…ibadet hizmetlerinin verimli bir şekilde yürütülmesi için müftülük cami görevlileri, cami dernekleri ve vakıflar ile cemaat arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi hususunda çalışmalar yapmak” gibi görevler bunlardan yalnızca bir kaçıdır.

    Yasada; “Ceza infaz kurumu ve tutukevleri, çocuk ıslahevi, huzurevi, sağlık kuruluşları ve benzeri yerlerde bulunan vatandaşlara irşat hizmetleri götürmek” görevi, Yönetmelikte; “Başkanlıkça uygun görülen yerlere….” biçimine dönüştürülmüş; aynı görev, yönergede de benzer biçimde tanımlanmış, böylelikle din adamlarının bütün kamu kurum ve kuruluşları ile anaokulundan üniversiteye her kademe eğitim kurumlarına girebilmesine yasal ortam hazırlanmıştır.

    Yasadaki; “Aile, kadın, gençlik ve toplumun diğer kesimlerine yönelik dini konularda aydınlatma ve rehberlik yapmak” görevi, Yönetmelikte 6; Yönergede ise daha da çeşitlendirilerek 10 alt başlıkta sayılmıştır. Sıralanan görevler arasında, aile sorunlarının çözümüne yönelik dini danışmanlık yapmak; sosyal ve kültürel değişimler sonucu karşı karşıya kaldıkları riskler ve yeni sorunlar karşısında aileyi güçlendirmek için manevi destek hizmeti sunmak…. gibi görevlere yer verilmiştir.

     

     

     

  3. Kırık kol…

    Orhan Aydın

    -Bugün 160. gün, iki insan ölümün eşiğinde nefesliyor hayatı. Milyonlarca kez hep aynı cümleyi tekrarlayarak, “İşimizi geri istiyoruz.”

    -Umursamıyorlar. AKP “terörist” damgasını vurdu ve destek veren bir avuç erdemli insana en gaddar biçimiyle davranarak, OHAL ve KHK kanunsuzluğunu savunuyor.

    Meydanlara çıkanlara işkence yapılıyor, 3 metreden sıkılan gazlara şimdi kol kırma ve...

    -Bugün 160. gün, iki insan ölümün eşiğinde nefesliyor hayatı. Milyonlarca kez hep aynı cümleyi tekrarlayarak, “İşimizi geri istiyoruz.”

    -Umursamıyorlar. AKP “terörist” damgasını vurdu ve destek veren bir avuç erdemli insana en gaddar biçimiyle davranarak, OHAL ve KHK kanunsuzluğunu savunuyor.

    Meydanlara çıkanlara işkence yapılıyor, 3 metreden sıkılan gazlara şimdi kol kırma ve kırdığı kola ters kelepçe takma canavarlığı eklendi. Nuriye ve Semih demek bile yasak!

    -Dünya görüyor olup biteni.

    -Görsün. Onlar yalnızca görüyorlar. Tutuklanan insan hakları savunucularını, gazetecileri, bitirilmiş adaleti, iç edilen geleceği, gasp edilen tüm hakları da görüyorlar, ne oluyor?

    -Hiç.

    -Mesele dünyanın gördüğünü önce kendi ülkemiz insanlığının görmesidir.

    -Körler, sağırlar ve dilsizler.

    -Gülsüm Elvan’ın kolu kırıldığı gün, Berkin’in cenaze törenini anımsadım. Milyonlar çıkmıştı meydanlara; ağlayan anneler, isyan eden gencecik yürekler, yumruklarını sıkmış çocuklar, işçiler, emekçiler, vicdanlı tüm insanlık. Polis yine saldırmıştı ama durduramamıştı akan seli, hani şimdi neredeler?

    -Ölüm sessizliği.

    -Fısıltıyla konuşuyorlar. Kendi kovuklarının içinde, bir amansız korkunun girdabında, kendi yüreklerinin seslerine kendileri sızlanarak.

    -Umut öldü mü?

    -Kanıksanıyor yaşananlar. Aşlarından, işlerinden, çocuklarının yarınlarından koparılıp atılma kaygıları kuşatmış akıllarını. Umut dediğin yaşam sevincidir, yurt sevincidir, aşktır öyle kolay kolay ölmez, öldürülemez. Burada başka bir gerçeklik var adı kutsanmış yalnızlık olan.

    -Örgütsüzler. Karşılarında örgütlenmiş bir hak yiyiciler çetesini gördükleri, tüm zulmünü yaşadıkları halde örgütsüzler.

    -Ne olacak böyle ağabey, koca bir ülke sessiz sedasız dipsiz kör bir kuyuya yuvarlanıyor.

    -Kırık kolun sıkıldığı yumruk, adaletsizlik ve eşitsizlik için sıkılmış yumruktur. O kol  omuzdan koparılsa da o yumruk açılmaz.

    Yıllar öncesi, ‘Toprak’ adlı oyunda sahneden söylediğimiz bir türkü vardı.

    “Serdari  halimiz böyle n’olacak

    Kısa çöp uzundan hakkın alacak

    Zalimler yıkılıp viran olacak

    Akıbet alınır öcümüz bizim.”

    Halaya duruyorduk birlikte. Maraş’ın Pazarcık ilçesi Tüney köyünde, Traktör römorkörlerinin üstünde oynarken, yaşlı bir köylü kadın fırladı öne.

    “Zalimler cehennemin dibine” diye bağırdı.

    Sonra tüm köylüler haykırdılar.

    “Zalimler cehennemin dibine”

    Şimdi yeniden halaya durarak, bu cümleyi tekrarlamanın vaktidir.

    oaydinoaydin@gmail.com

     

     

     

     

     

  4. Pabuç eskitmekle adalet gelmez!

    Orhan Gökdemir

    2002’den beri milletvekili, 2010’dan beri CHP Genel Başkanı. CHP’nin başına oturduğu yıl, ülkede Cumhuriyetin yıkılması ve laikliğin tepelenmesi açısından en kritik yıldı. Genel Başkan olur olmaz Avrupa turuna çıktı. Avrupalılar yeni ana muhalefet partisinin ülkede olup bitenler hakkında ne söyleyeceğini merak ediyordu. Belki de en bilinen, en akılda kalan mesajlarını o gezide verdi. Almanya'...

    2002’den beri milletvekili, 2010’dan beri CHP Genel Başkanı. CHP’nin başına oturduğu yıl, ülkede Cumhuriyetin yıkılması ve laikliğin tepelenmesi açısından en kritik yıldı. Genel Başkan olur olmaz Avrupa turuna çıktı. Avrupalılar yeni ana muhalefet partisinin ülkede olup bitenler hakkında ne söyleyeceğini merak ediyordu. Belki de en bilinen, en akılda kalan mesajlarını o gezide verdi. Almanya'da bir gazetecinin "laikliğin tehdit altında olduğunu düşünüyor musunuz?" sorusu üzerine, "Hayır. Anayasa Mahkemesi'nin bir kararı var, ama hayır, bugün için Türkiye'de laiklik tehlikededir diyemem, böyle bir tehlike görmüyoruz" dedi.

    Yurtdışı gezisine çıkarken de şunları söylemişti: "Ben cemaatlere saygılıyım, insanlarımız manevi dünyalarında cemaatlere yakın olabilir. Nurcu da olabilir, Süleymancı da Fethullahçı da... Yeter ki bunu siyasallaştırmasınlar. Manevi dünyayı siyasete alet etmesinler." Bu konuşmalar onun laiklik ve Fethullahçılık kelimelerini kullandığı ender konuşmalarından bir ikisi aynı zamanda.

    O beyanların üzerinden 7 yıl geçtikten sonra durum şu. Laiklik tepelendi, sizlere ömür. İktidar partisi yetkilileri devleti yıktıklarını, Tayyip Erdoğan öncülüğünde yeni devlet kurduklarını beyan ediyor. Bu arada Kemal Kılıçdaroğlu’nun saygı duyduğu Fethullahçılar darbe teşebbüsünde bulundu, başaramayıp yüzüne gözüne bulaştırdı. Ama onun keyfi yerinde. “Adalet yürüyüşü”nü yeni bitirdi. Ülkede muhalif kanatta saflaşmış kim varsa fareli köyün kavalcısı gibi arkasına takmayı başardı. Gericilikten bunalmış halkın gazını aldı ve öfkesini yatıştırdı. Bir dahaki yürüyüş inşallah şeriat ilan edildiğinde!

    ***

    Bu sürekli sağa çekmenin nedeni düzenin aktörlerinin kişisel tarihlerinde gizli. Aslında iktidarıyla muhalefetiyle bugün var olan üç partinin oluşturduğu denklem 2002 yılındaki bir örtük darbenin ürünü. TSK, TÜSİAD ve Aydın Doğan gazetecileri el birliği ile Bülent Ecevit’i indirdiler ve Tayyip Erdoğan’ı bindirdiler. Devlet Bahçeli yeni denklemin mimarları arasındaydı zaten. Bir tek Deniz Baykal ayağı aksıyordu, çünkü laiklik ve cumhuriyette ısrar ediyordu. Onu da bir kaset komplosuyla alaşağı edip Kemal Kılıçdaroğlu’nu getirdiler. Darbenin son adım böyle atıldı.

    Bugünün ağır siyasi denkleminin kısa tarihi işte böyle. Bir tür olgunlaşmış 12 Eylül rejimiyle karşı karşıyayız şimdi. Türkiye’de “çok partili” hayat üç partiden oluşuyor o zamandan beri. Birinci sırada “Evet” partisi var. Ana muhalefet partisi bu. İkincisi “Evet Efendim” partisi. MHP’den söz ediyoruz, şimdi her isteğini başını sallayarak cevapladığı efendisi ile iktidar ortağı olmaya çalışıyor. İktidardaki ise “Şüphesiz Evet Efendim” partisidir. Üçü bir arada elbirliği ile yıktıkları laik cumhuriyetin yıkıntıları üzerine saray görünümlü bir gecekondu kurmaya çalışıyorlar.

    ***

    Bu ağır gericilik döneminde sürekli yalpalayıp duran, sürekli düşme tehlikesi yaşayan iktidarın hala ayakta kalmasının tek nedeni bir bakıma Kılıçdaroğlu. Tersi de doğru; Kılıçdaroğlu da bu rolü sebebiyle ayakta kalabiliyor. Ortakyaşar bir hayattan söz ediyoruz. Karşı karşıya olduğumuz “bir adım ileri iki adım geri” siyasetini ancak böyle açıklayabiliriz. Yoksa saçma bir durumla karşı karşıyayız demektir. Toplumların tarihinde saçma olmaz, nedensellik esastır. Laik cumhuriyetin kurucu partisinin başındaki kişinin dilinin laiklik ve cumhuriyete dönmemesinin bir sebebi olması gerekir. Tayyip Erdoğan’la birlikte cenazeyi kaldırmakla görevli değilse, tabutu birlikte omuzlamayacaklarsa karşı karşıya olduğumuz her şey büyük bir saçmalıktan ibaret demektir.

    İşte son bir yıldaki icraatları. Dikkatli bakın, ne saçmalık var, ne de herhangi bir tutarsızlık.

    Laiklik tepelendikten sonra devleti bütünüyle ele geçiren cemaatlerden Fethullahiler darbe yapmaya kalkıştı. Kemal Kılıçdaroğlu o kalkışmadan bir hafta sonra halkı Taksim Meydanına çağırdı. Muhaliflerin çoğu meydana koştu. 10 maddelik Taksim Manifestosu hazırlamıştı, gelenlere okudu. Basın özgürlüğü, Ergenekon - Balyoz davalarında mağdur edilenlere itibarlarının iade edilmesini, erleri linç edenlerin de yargılanmasını istedi. “Devlet kinle, öfkeyle, ön yargıya yönetilmez. Girişimde bulunanlar, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalınarak yargılanmalıdır. İşkence, kötü muamele, tehdit, devleti darbecilerle aynı duruma düşürür. Buna izin verilmemelidir” dedi. "Ne darbe, ne dikta, yaşasın özgürlükçü demokrasi" diyerek bitirdi. 10 maddelik manifestosunu oya da sundu. “Kabul edenler” deyince herkes elini kaldırdı, kabul etmeyecek ne vardı?

    Bu konuşmadan birkaç gün sonra kendi deyişiyle “kaçak saray”a çağrıldı. Koştu gitti. Döndü İzmir mitingine koştu…

    İzmir mitinginden 10 gün sonra bu kez Yenikapı çıkıntısında Tayyip Erdoğan mitingi vardı. “Milli birlik beraberlik” olacaktı bu kez. Fakat o sırada Kılıçdaroğlu 10 maddelik manifestosunda ne söylediyse tersi olmaktaydı. Aldırmadı, Yenikapı’ya koştu. Gitmeden önce Twitter hesabından mesajlar yayınladı. 7 Ağustos'ta “Demokrasi ve Şehitler Mitingi”ne katılacaktı. Bu katılım "Ülke birliğine kastedenlere karşı durabilmek darbeye verilecek en iyi cevaptı." Katıldı, lütfettiler konuştu da. "Artık 15 Temmuz'un bir özelliği var; 15 Temmuz bir uzlaşma kapısı araladı bize. 15 Temmuz'da artık yeni bir Türkiye vardır. Eğer biz bu gücü, bu uzlaşma kültürünü daha da ileriye taşıyabilirsek, çocuklarımıza güzel bir Türkiye'yi hep birlikte bırakmış olacağız" dedi. Taksim Meydanında oyladığı 10 maddelik manifestoyu çoktan unutmuştu.

    CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker durumu şöyle değerlendiriyordu: “Taksim’in ardından Kaçak Saray ziyareti, Gündoğdu mitinginden sonra Yenikapı’ya gitme kararı, siyasetin içinin boşaltılması, AKP’ye iktidarı kaybetme kaygılarına karşı destek sunma anlamına geliyor. Yıllardır uyguladığı politikalar AKP’nin ülkeyle ilgili bir kaygı duymadığını, onlar için asıl sorunun iktidardan uzaklaşma ve elde ettikleri ganimeti kaybetme korkusu olduğunu gösterdi. Tabii ki demokrasiden yana tavır koyacağız ama siyasi sorumlulardan hesap sormak boynumuzun borcu.”

    CHP’nin son bir yılda izlediği yol Ali Şeker’in sözlerinde gizli. Önce Taksim’e sonra kaçak saraya. Önce Gündoğdu Meydanına sonra Yenikapı çıkıntısına. Üstelik bütün bunları darbecilere karşı birlik beraberlik görüntüsü vermekle açıkladı. Sonra söylediklerini unuttu, olup bitene “kontrollü darbe” dedi. İktidar darbeyi fırsata çevirmiş 20 Temmuz’da bir darbede kendisi yapmıştı. Böyle muhalefete her gün darbe!

    ***

    Önce adalet sonra Saadet, Kılıçdaroğlu’nun son icraatı. Saadet Partisi öncülüğünde düzenlenen Büyük Kudüs Mitingi, Yenikapı'da gerçekleştirildi. Mitinge CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat ile CHP İstanbul Milletvekilleri İlhan Kesici ve Mahmut Tanal da katıldı. Mitingin konusu Kudüs’te İsrail’in camiye giriş çıkışa getirdiği sınırlamalardı.

    Hamas Siyasi Büro Şefi Halit Meşal mitinge video konferansla katıldı ve Haniye’nin müjdesini bildirdi. Haniye, “Size müjde veriyorum, Mescid-i Aksa’da elektronik kapılar kaldırıldı. Yaş sınırlaması iptal edildi. İnancımız kazandı” diyordu. E zaten o anda mitingden maksat hâsıl olmuştu, toplu dua edilmesi ve ezan okunmasıyla miting sona erdi.

    Haniye’nin mesajından daha çarpıcı ve daha radikal olan ise CHP’li Mahmut Tanal’ın mesajıydı. Twitter üzerinden bir açıklama yapan Mahmut Tanal ''Mescid-i Aksa'yı ibadete kapatan İsrail vicdan ve din özgürlüğünü ihlal etmiştir. Bu hak mutlaktır, sınırlanamaz. Vicdan ve din özgürlüğünü için Yenikapı Kudüs mitingindeyiz'' dedi. Adalet yürüyüşünden sonra böylesine radikal bir günah çıkarma şart olmuştu tabii. Temel Karamollaoğlu’nun partisinin çağrısına koştular, dinciden daha dinci, yobazdan daha yobaz oldular. İki üç hafta önce uğruna yürüdükleri “adalet” akıllarına gelmedi haliyle.

    ***

    CHP için 16 Nisan’da gösterilen tereddüttün telafisiydi adalet mitingi. AKP’nin iktidarda kalmak için her yolu mubah saydığı açıkça ortada çıkmasına rağmen CHP ayak sürümeye, düzeni sarsacak adımlar atmamaya dikkat ediyordu. Bu “aman bir tatsızlık çıkmasın” politikasının sonucu AKP’nin milletvekili Enis Berberoğlu’nu tutuklatması oldu. Sokağa çıkmaya mecbur kaldılar ama artık her zamanki gibi artık çok geçti. Atı alan Üsküdar’ı geçmişti.

    Hatırlayan var mı bilmiyorum, o uzun yürüyüşten sonra da Türkiye’nin değiştiğini iddia edenler oldu. Değişti hakikaten. Mesela “Cumhuriyeti yıktık, yeni devlet kuruyoruz” diyorlar şimdi. İmamlara nikâh kıydırmaya hazırlanıyorlar. OHAL yerli yerinde, adaletsizlik yükselerek sürüyor. CHP’nin hükümlü vekili hala içeride gün sayıyor. Nuriye ve Semih’i mutfağın yanına yerleştirdiler, ara sıra ölmüş mü diye kontrol ediyorlar. Hatta gardiyanlardan biri arada Semih’i tartakladı.

    Peki, neden böyle oldu bu? İçişleri Bakanı Süleyman Soylu vermişti 16 Nisan oylamasından önce yaptığı bir konuşmada sorunun cevabını. Soylu, CHP’nin hiçbir zaman iktidar olmak gibi bir niyet taşımadığını belirterek, “Hep bir adım ileri iki adım geri gitmiş. CHP hiç iki, üç adım ileri gidememiş” dedi. Bunu bildikleri için oyları çalabildiler zaten.

    Durum şu: “Şüphesiz Evet Efendim” partisi vasfını çoktan kaybetti. Sarayın ateşten kestaneleri almak için kullandığı bir maşa şeklini aldı. “Evet Efendim” partisi “son Türk devletini” yıkmanın ihalesini almış, halinden memnun. Sorun bu karanlık tablodan çıkışın formülünün “Evet” partisinde olduğunu sananlarda.

    Ne diyorlardı Adalet yürüyüşünde? Türkiye’nin dengeleri bu yürüyüşle değişti.

    Kim değiştirmiş dengeleri?

    Kemal Kılıçdaroğlu...

    Hadi canım!

     

    *Boyun Eğme’nin 87. Sayısında yayınlanmıştır

  5. 'Zeytine adanmış ömür'

    Oğuz Oyan

    Başlığı “Kooperatifçiliğe adanmış ömür” biçiminde de yazabilirdik. Sözünü ettiğimiz kişi Cahit Çetin. Tariş Zeytin ve Zeytinyağı Kooperatifler Birliği Başkanı. 1994’ten beri 23 yıldır kesintisiz, 1980’leri de katarsak 33 yıldır Birlik Başkanı. Birliğin toplam ömrünün neredeyse yarısından tek başına sorumlu olan yönetici. Aynı zamanda, son Birlik seçimlerinde aldığı yetkinin dolmasına üç yıla...

    Başlığı “Kooperatifçiliğe adanmış ömür” biçiminde de yazabilirdik. Sözünü ettiğimiz kişi Cahit Çetin. Tariş Zeytin ve Zeytinyağı Kooperatifler Birliği Başkanı. 1994’ten beri 23 yıldır kesintisiz, 1980’leri de katarsak 33 yıldır Birlik Başkanı. Birliğin toplam ömrünün neredeyse yarısından tek başına sorumlu olan yönetici. Aynı zamanda, son Birlik seçimlerinde aldığı yetkinin dolmasına üç yıla yakın süre varken, bu ay sonunda kendi isteğiyle çekilme kararı almış bir kooperatif yöneticisi. Tariş’in (veya onun kökeninde olan İncir Birliği’nin) kuruluşunun 100. Yıldönümünde İzmir Havagazı Fabrikası tesislerinde 5 Temmuz 2017’de bir kutlama ve veda töreninde bu kararını resmen açıkladığında ben de oradaydım. Ve orada “Zeytine Adanmış Ömür. H. Cahit Çetin” (aktaran Nihat Delibaşı) kitabı okurlarıyla buluşuyordu. (Kitap, Zeytinyağı Birliği yayını ve oradan temin edilebilir).

    Cahit Çetin ile yollarımız Ocak 1994’te kesişti. Benim Tariş Genel Müdürlüğü görevimin üçüncü ve (sonradan belli olacağı üzere) son yılı, onun ise ikinci döneminin ilk yılıydı. Onda gördüğüm özellikler, ilk iki yılımdaki deneyimlerimden farklıydı. Karşımda kooperatifçilik modelini gönülden benimsemiş, temsilcisi olduğu ürünün sorunlarının tarımın genel sorunlarından ayrı düşünülemeyeceği bilincine ulaşmış ve profesyonel yöneticiliğe değer veren bir yönetici modeli vardı. Bu bizi ilk günden birbirimize yaklaştırdı.

    ***

    IMF Programı kapsamında Dünya Bankası gözetiminde hazırlanan ve Haziran 2000’de yasalaşan 4572 sayılı Tarım Satış Kooperatif Birlikleri (TSBD) Kanunu, Birliklere bir özerklik alanı açar gözükürken (özetle onlara kendi genel müdürlerini belirleme hakkı verirken), Hazine’den Birliklere her türlü mali destek akışını yasaklıyordu. Ayrıca, sözde özerklik tanınan Birliklerin tepesine onların yatırım kararlarını denetleyecek geçici bir Yeniden Yapılandırma Kurulu getiriliyordu. Bunlar aslında Birliklerin idam fermanı gibiydi. Dünyanın hiçbir bağımsız ülkesinde tarımsal kooperatifler devlet desteğinden yoksun bırakılmazlar, tepelerine de bir DB güdümlü yeniden yapılandırma kurulu getirilmez.

    Türkiye’deki TSKB örneğinde, Birlikler yılın sınırlı bir döneminde ortaklarından (ve bazen ortak dışından) yaptıkları alımları yılın bütününe yayarak sattıklarından, ciddi bir stok maliyeti üstlenirler. Bunun finansmanını kendi başlarına taşımaları veya piyasa düzeneğiyle (banka kredileriyle) çevirmeleri mümkün olmaz. Bu nedenle devletin finansman desteğine (faizsiz veya çok düşük faizli kredi desteğine) ihtiyaç duyarlar. Bu desteği bir başka bakımdan da hak ederler; Birlikler sadece kendi ortaklarını değil, fiyat istikrarına yaptıkları katkılar bakımından söz konusu ürünün tüm üreticilerini korurlar, bazen adeta adı konulmamış bir kamusal stok kurumu (ofis) işlevi görebilirler; perakende sektörüne girdikleri ölçüde de tüketici açısından da fiyat-kalite dengesini güvenceye alırlar.

    4572 sayılı “Birlikleri tasfiye yasası”, tasfiye amacına önemli ölçüde ulaştı. Bazı Birlikler sahneden silindi, Tarişbank IMF/DB kararıyla kapatıldı; birçok Birlik dev boyutlardan cüceleşmeye doğru inişe geçti, bu arada faaliyet alanlarını köklü bir biçimde daralttı, büyük bölümü ise ellerindeki sınai dönüşüm tesislerini ve değerli taşınmazlarını elden çıkararak ayakta kalmaya çalıştı. Ama ayakta kalabilenlerin çoğu da ortaklarının önemli bölümünü yitirdi, çünkü ürün alım bedellerini zamanında ödeme olanakları ellerinden kaymıştı.

    Bu fırtınalı sularda gemisini yüzdürebilen, faaliyet alanının daralmasına izin vermeyen, taşınmaz kayıplarından etkilenmiş olsa bile yatırımlarını sürdürebilen (Zeytinyağı Kombinasını yeni bir mekânda yeni teknoloji ve kapasitelerle yeniden kurabilen) ender örnekten biri de Zeytinyağı Birliği oldu. Birlik borçlarının diğer birliklere kıyasla yönetilebilir bir miktar ve vade bileşiminde tutulabilmesi ve taşınmaz satışlarının sadece borç ödemelerine değil Birliğin uzun vadeli geleceğinin güvenceye alınmasına ayrılabilmesi de Zeytinyağı Birliği’nin ayırdedici başarıları arasına yazıldı.

    Bu başarıların arkasında, Cahit Çetin’in vizyoner kooperatifçiliği kadar profesyonel kadrolarla çalışma ilkesi de birinci derecede rol oynamıştır. “Her şeyi ben bilir ve yaparım” diyen ve genel müdürlerini emir eri gibi kullanan Birlik başkanlarının aksine, Cahit Başkan profesyonel kooperatif yöneticilerine inisiyatif ve özerklik alanları bırakarak Birliğin başarısını güvenceye almıştır.

    Son olarak, Türkiye’nin tarım politikalarına bütüncül bakışı hiç yitirmemesi, Tariş ve ortaklarının çıkarlarının da ötesine geçerek tüm sektörün çıkarlarını savunan bir sima olmaya yönelmesi, onu tarım kesiminin ulusal çapta bir temsilcisi olmaya da taşımıştır. Şimdi kendi kararıyla kendini emekliye sevkederken bile diğer Birlik başkanlarına örnek olması gereken bir davranışta bulunmaktadır.

    Örnek bir kooperatifçi imgesini bilinçlere kazıyan Cahit Çetin’e yeni yaşamında sağlıklar dilemek tüm kooperatifçilerin ve tarım dostlarının görevi olmalıdır.

    Ama ne onun ne de bizlerin görevi aktif yaşamımızla sınırlı değildir. Türkiye tarımını dışa bağımlılık koşullarından kurtarmak, piyasa karşısında sürekli ezilen küçük köylü kitlelerinin örgütlenmesine ön ayak olmak, tarıma verilen destekleri tarımın milli gelire katkısının en az üçte birine yükseltmek, bütün bunları yapabilmek için IMF/DB programlarının uygulayıcısı gayrimilli iktidar türlerinden kurtulmak bizleri bekleyen çetin görevler olarak önümüzde durmaktadır.